Dile Rağmen

Lacan’a göre insan, dilin içine doğar. Daha kendisini bile kuramamışken, çoktan dilin yasalarına, kurallarına, sınırlarına teslim olmuştur. Dili kullandığını zanneder ama aslında dil onu kullanır. Anlam, öznenin elinde değil; her zaman bir başkasının alanında, “Öteki”nin düzenindedir.

Birey ne zaman konuşmaya başlarsa, artık mutlak içsel olan kaybolur. Simgesel düzene giriş, kaybın, bölünmenin ve eksikliğin işaretidir. Artık hiçbir şey tam olarak söylenemez. Ne duyulan acı, ne hissedilen aşk, ne de yaşanan kayıp… Hepsi dile döküldüğü anda eksilir, bozulur, başkalaşır.

İnsan bazen en derin arzularını kelimelere sığdıramaz. Suskunluk bir dil olur. Sessizlikte konuşan bir özne vardır. Çünkü dil çoğu zaman taşıyamaz arzunun ağırlığını. Bazen kelimeler bir şeyi anlatmak için değil, tam tersine, üstünü örtmek için kurulur. Ve asıl hakikat, bazen dile rağmen kendini belli eder: bir dil sürçmesinde, bir tekrarın içinde, bir düşte ya da bir unutmada…

Psikanaliz, bu “dile rağmen” olanı dinlemeye çalışır. Çünkü analitik süreç, yalnızca söyleneni değil, söylenemeyeni, boşluğu, çatlağı, sessizliği de duymayı gerektirir.

Zira bazen en çok, söylenemeyen bağırır.

Kaynakça
Jacques Lacan – Psikanalizin Dört Temel Kavramı
Bruce Fink – Lacancı Psikanalize Klinik Bir Giriş

Aklınıza takılan bir soru mu var?